|
|
|
ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA
EĞİTİM-ÖĞRETİM SORUNLARI
İnsanlık, eğitim konusunda
ciddi bir hastalığın sancılarını yaşamakta ve bu
ülkemize de yansımaktadır. Yani çocuğuyla,
velisiyle, öğretmeniyle, yöneticisiyle hep beraber
çektiğimiz sıkıntıların bir anlamı, bir nedeni
var. Daha önemlisi çaresi var.
Peki, nedir bu hastalık?
İnsanlık nerede ya da nede yanıldı, hataya düştü?
Evrensel ve bilimsel eğitim prensiplerine uygun
okullarda, uygarlığa imzasını atmış bilim adamları,
sanatçılar, sporcular yetiştiren eğitim dünyası,
hangi virüse kapıldı? İnsanlığın hangi zaafı buna
meydan verdi?
Aslında
virüs, zaaf gibi olumsuz sözcüklere yer
vermemeliyiz. İyi niyetli fakat biraz safça, naifçe
bir adım atıldı. 1900’lerin başlarında, dünyadaki
eğitimciler haklı olarak dediler ki, öğretimimiz de
terbiyemiz de biraz –deyim yerinde ise- ‘hot-zot’
metotlara dayanıyor. Bu yolla çocuklar bilgili ve
uslu yetişiyor ama bir şeyler eksik kalıyor. Bu işi
çocukların içindeki cevheri söndürmeden, seslerini
kısmadan yapmanın bir yolu olmalı; biraz özgür
bırakalım onları, fikirlerini soralım, bilgiyi
sunmadan önce motive edelim, ‘sus-otur’ demek yerine
uslu durmanın gereğine ikna edelim. İyi de dediler.
Bunlar doğrudur, gereklidir.
İşte sözünü
ettiğim iyi niyetli ama yanlış adım burada atıldı.
Vur deyince öldürdüler. Çocuklara ancak
yetişkinlerin baş edebileceği özgürlükler ve
seçenekler verildi. Cevaplayabilecekleri konularda
değil, her konuda fikirleri soruldu. O evrensel ve
hala geçerli olan bilimsel eğitim ve öğretim
prensipleri kenara itilip, unutuldu. Uç örneklere iş
geldi dayandı, bütün yük çocukların omuzlarına
yüklendi.
Bakın artık
hangi konularda çocuklara danışılır oldu:
- Hangi konuyu öğrenmek
istersin?
Bugün okula giderken ne giymek istersin?
Hangi dersleri almak istersin?
Okulda hangi kurallar olsun?
Kurallara uymayanlara
ne yapalım?
Abartıyorum
sanılmasın, gelişmiş ülkeler bu eğilimlerin
laboratuarı oldu. İzleyenler, yaşayanlar bilir... E,
tabii, gelişmiş ülkeler hapşırır da biz nezle olmaz
mıyız? Olduk tabii... Son 20-30 senede bu bağlamda
yaptıklarımızdan birkaç örnek vereyim:
- Eğitimin prensipleri
bir kenara itilip, çocuk yetiştirmenin bir bilim
olduğu unutulunca; öğretmen okullarına ne
gerek var dedik. Gelişmiş ülkeler
kapatmıştı, biz de kapattık gitti.
- “Seçenekler” dedik.
Herkes kredili sistem uyguluyor, biz de
uygulayalım dedik. Allah’tan sağduyumuzdan geri
tepti, ucuz kurtulduk.
- Fırladık özel okul
piyasasına; ‘öğrenci merkezli’ eğitim
dedik ‘öğrenme merkezli’ eğitim yerine.
Öğretmen sadece rehberdir dedik; ‘formasız’
okul dedik; ‘çantasız’ eğitim dedik;
bilgisayarı öğretmenin yerine koyabiliriz
zannettik; ders değil, oyun dedik; aldık
yürüdük....
Listeyi
uzatmaya gerek yok.
Eğitim
dünyasında yaşanan bu olumsuzlukların sonu
yaklaşıyor. ‘İnsan akıllıdır, er geç hatasından
döner’ ABD’den ve Avrupa’dan doğru adımların
atıldığı haberleri gelmeye başladı. İlk başta
biçimsel görünen; New York Eyaleti’nde bu günlerde
formaya dönüş, İsviçre’de bazı okullarda ölçülü ve
makul ödeve dönüş gibi kararlar, yavaş ve emin
adımlarla eğitim ve öğretimin sağlığına
kavuşacağının habercileridir.
İyi, güzel
de; doğru yolu bulmak için ille 15-20 yıl diğer
ülkelerin sonuç almasını mı beklememiz gerekiyor?
Aklın yolu bir değil mi? Biz Türk eğitimcileri kendi
yaralarımızı saramaz mıyız? Hatta eğitim ve
öğretimin en güzel örneğini oluşturup, uygarlığın
pek çok ürünüyle bize yardım etmiş olan ileri
ülkelere böylelikle bir hediye de biz sunamaz mıyız?
İnsanlığın bütün birikmiş bilgi ve deneyimlerinin
sonuçlarından yararlanarak geliştirdiğimiz
sistemlerimizle; 21. yüzyılın özgür düşünceli,
kişilikli, bilgili, ahlâklı, kendine güvenen ve
mutlu bireylerini yetiştiremez miyiz?
Eğitim
dünyasını kaosa sürükleyen bu problemin çıkış
noktalarını ve uygulamadaki hataları burada ‘bir
cevizin kabuğu içine ‘ sığacak şekilde ifade etmeye
çalışayım:
Eğitim ve
öğretimin amacı, çocukları üç alanda kapasitelerinin
en yüksek noktasına ulaştırmaktır. Bu üç alan,
zihinsel, bedensel ve duygusal alandır.
Bunların her biri en az diğeri kadar önemlidir.
Bildiğimiz
gibi, uzun zamandır okullarımız çocuklara sadece
bilgi yükleme yarışına mahkum oldular. Yani sadece
zihinsel alanda faaliyet gösterdiler. Bu bile, tam
anlamıyla olmadı. Çocuklarımızın zihinsel
yeteneklerini, yani anlama, kavrama, akıl yürütme,
hatırlama, soru sorma, problem çözme, hayal gücünü
çalıştırma gibi yeteneklerini geliştirmeyi
amaçlaması gereken zihinsel eğitim; sadece test
sınavlarında doğru cevap seçeneğini hatırlama
yeteneğini geliştirmekle sınırlı kaldı. Gerçek
öğrenme sağlanamadı. Bedensel ve duygusal eğitim ise
tümden unutuldu desek, yanlış olmaz sanırım.
Duygusal
eğitim; onların kendileri için doğru ve akılcı
amaçlar benimseyip, o amaçlara ulaşma çalışkanlığını
ve disiplinini gösterebilir duruma gelmelerini
sağlayacaktır.
Bedensel
eğitim ise, özellikle İstanbul gibi yoğun bir
şehirde yaşayan çocuklarımız için, daha da büyük
önem taşıyor. ‘Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’
ilkesini hayata geçirmek görevi okullarındır.
Sağlıklı, neşeli ve iradeli gençler hem sorunsuz ve
uzun bir yaşama adaydır hem de zihinsel
kapasitelerini sonuna kadar kullanma yetisine
sahiptir.
İşte gerçek
eğitimin hedefi, genç insanı bu üç alanda en üst
düzeye getirip, onun ileride, olabildiğince bilge
ve üretken, sağlıklı ve güzel, ahlâklı ve iradeli
bir yetişkin olmasını sağlamaktır. Günümüzde
eğitim, eğer en azından yakın geçmişteki kadar
başarılı olsaydı, bugünün gençleri bu alanlarda en
az bir önceki nesil kadar gelişmiş olmalıydı. Kaldı
ki, uygarlığın onlara fazladan sunduğu imkanlar,
gençlerin her bakımdan daha ileride olmasını
gerektiriyor. Oysa günümüzde, en ileri ülkelerde
bile, gençlerin önceki nesilden genellikle daha az
bilge, daha az çalışkan (sıcacık evlere, bilgiye
ulaşmanın kolaylığına rağmen) daha sağlıksız ve
kılıksız ( daha iyi beslenme, iyi giyinme
koşullarına rağmen) daha az ahlâklı ve iradesiz (
uyuşturucu alışkanlıkları, kırıcılık dökücülük gibi
) olduklarının pek çok somut göstergesi vardır.
Peki,
eğitim denen bilim ve sanat bileşimi bu çabada,
nasıl ve ne oldu da böyle beceriksizleştik?
Çok sade
bir dille anlatmaya çalışırsam; bir çocuğu nasıl
yetiştirdiğimizi belirleyen şey, çocuk denen varlığı
nasıl anladığımızdır. Nitekim, tarihsel olarak
eğitimin organize edilmesi, bu konudaki iki temel ve
çatışan felsefi görüş etrafında olagelmiştir:
Birinci
görüş,
daha çok dini felsefeden kaynaklanır ve en güzel
Jean Jacques Rousseau tarafından
şekillendirilmiştir. Buna göre, çocuk Tanrı’nın
imajıdır. Doğduğunda mükemmel bir bilgedir. Onu
tamamen kendi haline bırakıp, sağlanan imkanlarla
kendini nasıl geliştireceğini izlemek, büyüklerin
yapacağı en iyi iştir. Bu görüş, eğitimi bir bilim
olarak almayan, bir tür
‘mistisizm’ dir.
İkinci
görüş
ise, insan ve özellikle beyin fizyolojisi, psikoloji
ve pedagoji gibi pek çok ilgili alandaki bilimsel
verilere dayanır. Buna göre çocuk, belli genetik
özellikler, yetenekler, yatkınlıklara sahip olarak
temiz mazi ile doğar. Öğrenme kapasitesine sahiptir,
fakat dağarcığında henüz hiçbir hatıra, bilgi
yoktur. Sahip olduğu ‘fizyolojik malzeme’, bilgiyi,
beceriyi alır hale getirilmelidir. İnsanca yaşamak,
yani akıllı yaşamak ( anlamak, bilmek, düşünmek,
hele hele doğru düşünmek ) hep ‘kazanılan’
şeylerdir. Bu kazanımlar ise, serbestlikle değil,
‘sistematik' bir
programla (müfredat) mümkündür.
İkilem, bu
haliyle ortaya konulunca seçim kolay görünüyor.
Oysa, bugün en iyi üniversitelerin eğitim
fakültelerinde geniş kabul gören görüş; (bilinçli ya
da bilinçsiz olarak) ‘çocuğun ne öğrenmek
istediğinin kendisine bırakılması gerekir’ diye
kabaca özetlenebilecek doktrindir. Bilim
çevrelerinin düşünce ve çalışmalarını, bilime
dayanan ikinci görüşe değil de mistik görüşe
dayandırmaları kolay anlaşılır şey değildir. Bunun
nedeni, belki de, çocuğun tabiatına dair ikinci
görüşün gerektirdiği ‘sistematik’ program
anlayışının, tarihsel olarak, dini ya da otoriter
(Katolik okullar ya da Nazi Almanya’sının, Komünist
SSCB’nin okulları gibi) yapılarda çokça kabul
görmesi talihsizliğidir. Gerçekten de, demokrasi
karşıtı güçler, savundukları doktirini hayata
geçirmenin en etkin yolunu bulmuşlar ve “nasıl
düşüneceği değil, ne düşüneceği” öğretilmiş çocuklar
yetiştirmeye çok sistematik yaklaşmışlardır(!)
Özellikle
2. dünya savaşı sonrası, eğitimin akademik
çevrelerinde, çocuğun serbest bırakılması,
demokratik insan yetiştirmenin bir öncülü olarak
yaygınlık kazanmıştır. Oysa insanlığın bu kötü
tecrübelerinin hatası, eğitimin sistematik olması
değil, bu sistemli eğitim programının hedef edindiği
değerler bütününün yanlışlığı idi. Eğitimin tarihine
daha dikkatli bir bakışla şu görülecektir: 20.
yüzyıla kadar etkin olmuş ve bugünün uygarlığına en
büyük katkıları yapmış büyük düşünürleri, bilim ve
sanat insanlarını yetiştirmiş tüm iyi okulların
ortak özelliği,aynı sistematik yaklaşımı doğru
değerler doğrultusunda uygulamalarıdır.
Bu
söylediklerim dünyada olurken Türkiye’miz de belli
bir faz farkı ile aynı görüşlerin bir çatışma alanı
olmuştur. Toplumsal ve tarihsel özelliklerin izin
verdiği ölçüde ve biçimlerde, hemen hemen her eğitim
modasının etkisini okullarımızda, Milli Eğitim
kararlarında, tartışmalarda, panellerde izlemek
kolaydır. Özel okulların yaygınlaşmasıyla, modaların
Türkiye’de hayata geçmesi hızlanmış, hatta ‘kraldan
da kralcı’ okullar sahneyi doldurmaya koyulmuştur.
Ülkemizde
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kurumsallaşmış
bir eğitim-öğretim politikasının olmayışı ve
‘öğretmen yetiştiren kurumların’ kapatılması da
eğitimin tamamen soluksuz kalmasına neden olmuştur.
İşte bugün,
uygar dünyanın eğitimde kavraması gereken gerçek
burada: Her karmaşık üretim sürecinde olduğu gibi,
yetişkin insana ulaşabilmekte de titiz ve tavizsiz
bir sistemin yokluğu, günümüzdeki sorunları
oluşturmuştur. Sistematik, programlı eğitim, daha
önce yanlış ellerde kullanıldı diye bu gerçeğe
küsemeyiz. Fakat eğitimde çok önemli bir incelik
daha var ki o da, her bir çocuğun değişik ve dinamik
bir canlı olması ve onun doğasına aykırı yapılacak
her işlemin hem ona hem de topluma zararlı sonuçlar
doğuracağıdır. Özetle ve kabaca, işin doğrusu; ne
öğreteceğimizi çocuklar değil, biz büyükler (bu işi
bilen) özenle planlayacağız, programlayacağız. Bütün
bunları, çocuklarımızın isteyerek öğrenip
hazmetmeleri için de, bilimin gösterdiklerinin ışığı
altında onlara en uygun ortamı hazırlayacağız.
Çocuklarımızı, yazının başında özetlenen üç alanda
(zihin, beden, duygu) yetiştirip ne otoriter
rejimlerin istediği neferler olarak ne de şimdiki
serbest eğitim anlayışının kaçınılmaz sonucu, değer
düşmanı nihilistler olarak yetiştireceğiz. AMA
çocuklarımızın MUTLU ve YARARLI bireyler olmalarını
sağlayacağız.
Bir şeyin nedenini öğrenmeyi
kral olmaya
yeğlerim.
Demokritos
EĞİTİMİN
DARBOĞAZLARI
Dünyada ve
ülkemizde eğitim adına neler olup bitiyor? Eğitim
alanında ileriye yönelik atılan adımlar neler?
Dünyada, eğitim alanındaki gelişmeler yanında,
yaşanan sorunlar neler? Ülkemiz açısından durum ne?
Bu soruların, birer eğitimci olarak herbirimizi
yakından ilgilendirdiğinden kuşku yok. Eğitim
alanındaki yenilikler, gelişmeler başlıbaşına ele
alınması gereken bir konu. Bu konuyu ayrı bir
toplantıda değerlendirmek gerek. Çünkü yeniliklere,
gelişmelere kayıtsız kalmamız düşünülemez.
Ancak
günümüzde, özellikle öteki ülkelerin örnek olarak
aldığı başta Amerika, İngiltere, Almanya gibi
ülkelerde eğitim alanında çalan tehlike çanları,
sorunlar üzerine gitmemizi öncelikli kılıyor.
Ülkemizde de eğitim alanında ciddi sorunlar
yaşandığı bir gerçek.
Eğitim...
Eğitim... Eğitim...
Büyük
önderimiz Atatürk’ün dediği gibi
“Eğitimdir ki bir ulusu ya
özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde
yaşatır veya bir ulusu esirliğe ve sefalete
terkeder.”
Ulusal
değerlerden, bilimsellikten yoksun eğitim sistemi
bir ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır. Şu anda
birçok ülkede ve ülkemizde taklit edilen Amerikan
eğitim sisteminin çöküşü Nisan 1983’te yayınlanan
ABD Federal Hükümetinin kurduğu Eğitim Komisyonu
tarafından hazırlanmış ‘A Nation At Risk’ adlı
raporda ortaya konmuş ve bu çöküşün sebebi olarak da
‘ÖZGÜRLÜKÇÜ EĞİTİM ‘ felsefesi gösterilmiştir.
Jean
Jacques Rousseau’nun ‘ilerleyen’ eğitim hareketini
hayata geçiren pragmatist filozof John Dewey’dir.
Logosu da ‘bırakın tabiat yolunu çizsin’dir.
20. yüzyılın başlarında J.Dewey önderliğinde ABD’de
özel okullarda bazı denemeler yapılmaya başlanmış ve
1950’lerden itibaren de özel ya da devlet, bütün
okullar ‘ilerleme’ okulları haline getirilmişlerdir.
20.yüzyılın
başlarında, insanlar boş vakitlerinde bilim ve
sanatla ilgilenip bunları anlamaktan zevk alırken,
şimdilerde uyuşturuculara sığınıp hayatın gerçekleri
ile baş edememenin girdabına sürüklenmişlerdir. Şu
anda ABD’de ebeveynler çözümsüzlük içindedirler.
20.yüzyılın
ilk yarısında dünyanın en iyi eğitim sistemini
uygulayarak dünya liderliğine soyunacak güce ulaşan
ABD’nin, 1950’lerden itibaren uygulamaya başladığı
bu sistemin sonunda geldiği nokta ise ;
- Liseyi bitiren
öğrencilerin %20’si okur-yazar değildir.
- Gençliğin büyük bir
bölümü uyuşturucu ve fuhuş batağındadır;
çetelerin avı durumundadır.
- Sapık tarikatların
sayısı 4000’e yaklaşmaktadır.
- Suç işleme oranının en
yüksek olduğu yerdir.
Sonuçta;
bilgisiz, aklı, mantığı, muhakemesi gelişmemiş sanal
bir gençliğe sahip olmuşlardır.
Eğitimlerini çıkmaza sokan bu eğitim felsefesini,
‘Bize bir ülke empoze etmiş olsaydı, bunu bir savaş
sebebi sayardık.’ diye eleştiren ABD’li
eğitimcilerin feryadına kulak vermek yerine, bu
vahim sistemi savunmak gafletten öte bir
aymazlıktır.
Bilgi çağı.
Adı üzerinde “bilgi”nin çağı. Ona ulaşmak, yeni
bilgiler üretebilmek, doğru yargılara ulaşabilmek...
Bu öncesiz (ezeli) ve sonrasız (ebedi) hazzın, bilgi
edinme hazzının yerine kalkıp hem de bilgi çağında
‘tuşa dokun, bilgi gelsin’ hazırcılığını Türk
gençliğine öğretim mucizesi diye sunmak
çocuklarımıza ne büyük haksızlık değil mi?
Bu anlayış,
bir teknoloji esaretinden ve zavallı ‘sanal
gençlik’ sonucundan başka bir kazanç sağlayamaz.
ABD’de
durum bu iken ya Avrupa’da neler olmaktadır? Örneğin
Alman eğitim sisteminin bugün geldiği nokta? Bunu
araştırdığımda şu çarpıcı ve iç açıcı olmayan
durumla karşılaştım:
Alman
SPIEGEL dergisinin Mart 2002 sayısının özel ekinde
yayınlanan ‘Alman Eğitim Sisteminin Çöküş
Nedenleri ve Çözüm Önerileri’ adlı araştırma,
gerçeği bütün çıplaklığıyla sergilemektedir.
Bu
araştırmaya göre;
- Almanya’daki
ebeveynler, öğretmen ve politikacılar şok
yaşıyorlar.
- OECD ülkeleri
arasında; Dil Bilgisi, Matematik ve Fen
Bilgilerinde Alman öğrenciler son sıralarda yer
almaktadırlar.
- Almanya’ya yeni bir
okul kültürü gerekmektedir.
Bu
sonuca gelinmesinin nedenleri ise;
- Alman olmayan
öğrencilerin sisteme yeterince dahil edilmemesi,
- Ailelerin çocuklarını
anaokuluna göndermemeleri ya da ilkokula 1 yıl
geç yazdırmaları,
- “Disiplin” ve
“Denetim”in olmayışı,
- Okulların yarım gün
eğitim vermesi,
- Erken yaşta çocukların
bilgi ve yeteneklerine göre ayrılmaları, bir
başka deyişle “eleme”,
- Özel ders ticareti
olarak sıralanmaktadır.
ABD ve
Alman eğitiminin son durumlarını yansıtan bu
raporları incelediğimde, ülkemde eğitim alanında
yaşanan problemlerin önemli bazı kaynaklarını görmem
zor olmadı. Güney Kore, Japonya, Finlandiya ve bir
kısım Kuzey Avrupa ülkelerinin dışındaki ülkelerde
eğitim, bizim eğitimimizden de kötü durumda. Ama
ülke olarak, başka ülkelerin eğitim sistemlerini,
özümüze ve doğru eğitim prensiplerine uyup
uymadığına ve sonuçlarına bakmadan model olarak
uygulamaya devam edersek, korkarım bizim çöküşümüz
daha hızlı olacak.
Giderek
arttığı gözlenen öğrenci davranış bozuklukları,
bugün, en ciddi bilinen eğitim kurumlarımızda bile
görülür olmuştur. İlişkilerde toplumsal değerler göz
ardı edilir hale gelinmiş; çevrenin olumsuz
etkilerinin önlenemeyeceği öne sürülerek okullarda
neredeyse bir şey yapılamaz duruma gelinmiştir.
Kuşkusuz
gelişmelere kayıtsız kalamayız. İyi örneklerden
yararlanacağız. Ama bu yararlanma eğitimin doğru
değerlerinden uzaklaşmadan olmalı. Yoksa
‘çantasız eğitim’, ‘tahtasız, tebeşirsiz eğitim’,
‘önlüksüz, formasız eğitim’, ‘öğrenci merkezli
eğitim’ gibi içi boş sloganlar sanırım bizi
‘öğretmensiz eğitime ‘ götürecek ki işte o zaman
ne koruyacağımız gençlerimiz ne de ülkemiz kalacak.
Buna bir de uzun süredir öğretmen yetiştirmediğimizi
de eklersek...
Kılık
kıyafette; özgürlük adına, kişilik kazanma adına
yapılanlar ‘öğrencinin öz disiplin geliştirmesi’ne
olumsuz etki yapmaktadır. Kılık kıyafete
“şekilcilik” açısından yaklaşılmamalı;
“çalışma disiplini” nin bir parçası olarak
görülmelidir. Öğrencinin
“aidiyet duygusu” ile kılık kıyafetin doğrudan
ilgisi vardır. Bir okula mensup olmak, formasını
taşımak; “sorumluluk”
kazanımlarını artırır.
Çanta...
Neredeyse, sorumlulukla özdeş. Yüke dönüştürülmemiş
günlük ödevlerin okul – ev arasındaki, köprüsü gibi.
Yanlış
çeviri olsa gerek, şu “öğrenci merkezli eğitim”.
Doğrusu “öğrenme merkezli eğitim” olmalı.
Neden mi? Çünkü öğrenme “karşılıklı etkileşim”dir.
Öğretmen – öğrenci; öğrenci – öğrenci etkileşimi. Bu
etkileşimin ürünü de:
Öğrenme.
Üstüne
üstlük, ÖSS sınavlarına hazırlık sebebiyle
öğrencilerimiz liselerimizin son sınıflarına devam
etmemektedirler. “Sahte sağlık raporları”yla
devamsızlığa kılıf uydurulmuş; bu durum lisenin
küçük sınıflarına da yansımıştır; devamsızlık da
kimi gençlerimizin çete, fuhuş ve uyuşturucu
tuzağına yakalanmalarına yol açmıştır. Kökü dışarıda
sapık tarikatlar ( Satanizm gibi ... ) gençlerimizi
tehdit altına almıştır; madde kullanımı ve
bağımlılığı ( extasy, uyuşturucu, ... )
yaygınlaşmaktadır.
İlköğretim
8. sınıf öğrencileri için de durum farklı değildir.
LGS’ ye hazırlık bahanesiyle; öğretim yılının ikinci
yarısı,sahte sağlık raporlarıyla devamsızlığa sahne
olmaktadır. Bu durum “eğitimde kalite”nin gün
geçtikçe daha da düşmesine neden olmaktadır.
Ekonomik
durumumuza, milli gelirimize, ulusal birliğimize,
caddemize, parkımıza, ormanımıza, hapishanemize...
baktığımızda eğitimdeki başarımızı (!) açıkça
görürüz.
Uzunca
süredir, “eğitimde kalite” arayışlarına girilmiştir.
Toplam kalite yönetimi önem kazanmıştır. Ne olmuştur
da “kalite” aranır duruma düşülmüştür? Öğrenmenin
gerçekleştiği alanlarda istemeyerek de olsa uygulama
yanlışları mı yapılmıştır?
DOĞRU EĞİTİM-ÖĞRETİM
Tüm
insanlığın önemini tartışmadığı bir gerçektir
eğitim. Hem ulusal kültürlerin hem dinlerin hem
bilimin ortaklaşa benimsediği belli başlı
kavramların başında gelir eğitim. Eğitim;
belli bir konuda, bir bilgi ve bilim dalında
yetiştirme ve geliştirmedir. Yeni kuşakların toplum
yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi,
beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini
geliştirmelerine yardım etmedir; terbiyedir.
Eğitimin
asıl amacı çocuğu mükemmelleştirmektir. İnsanın
mükemmelleşmesi ise bütün güçlerinin uyumlu bir
şekilde gelişmesi ile olur. Bu güçlerin
geliştirilmesi ise eğitimde bir düzen varsa
mümkündür. Eğitim üç sonucu elde etmeyi
amaçlamalıdır. Bunlar ise gelişme, öğrenme ve
verimliliktir.
Öğretme
zihni bilgi ile donatma sanatıdır. Öğretme metotları
ise, bilginin nasıl öğretilmesi gerektiği ile
ilgilidir. Eğer bilgiyi öğretim amacıyla
sınıflandırırsak, 6 ana dalın olduğunu görürüz.
dil
matematik
fen Bilimleri
sosyal Bilimler
sanat
felsefe
Bu konulara
kısaca değinmek isterim.
TÜRKÇEM, BENİM SES BAYRAĞIM
Türkçemiz dururken, “okullarımızda kimi dersler
için de olsa öğretimi yabancı dilde yapmanın
çocuklarımıza ne kazandırdığı, gerçekte ne
kaybettirdiği” üzerinde düşünülmeye değer bir
konu değil mi?
Kültür
mozaiğinin yaşandığı ülkemizde; Türkçe,
varlığımızın mayasıdır, düşüncemizin adıdır,
birliğimizin çimentosudur
YABANCI DİL EĞİTİMİ
Yabancı
dil öğrenmenin ideal koşulu, o dilin anadil
olduğu kültürel ortam içinde yaşamaktır. Ancak,
bu her zaman ve herkes için mümkün olamayacağına
göre, yabancı dilin ideale yakın bir düzeyde
öğretilmesi konusunda okullarımızın çok dikkatli
davranmaları gerekmektedir. Çocukları, büyükler
için oluşturulmuş yöntemlerle karşı karşıya
bıraktığımızda alacağımız tek sonuç, onların
yılgınlıkları olacaktır.
Yıllardır özel okullarımızda sürdürülen yabancı
dil derslerini Milli Eğitim Bakanlığı
ilköğretimin 4. sınıfından itibaren programa
alınca, konu daha da ciddiyet kazanmıştır. Bu
dersleri, yaygın olarak (imkansızlıklardan
dolayı) ortaokul ve lise yabancı dil
öğretmenleri yürütmektedir. Eğitimlerinin ve
deneyimlerinin doğal sonucu olarak bu
öğretmenler, küçük yaş gruplarına da yabancı
dili kendi alıştıkları yöntemlerle öğretmeye
çalışırlar. Anadilimiz Türkçe öğretilirken bile
4. sınıftan önce gramer bilgisinin öğretilmesini
pedagoglar yanlış bulurken, bu çocuklara yabancı
bir dilin kavramlarını sayfalar dolusu
yazdırmanın verimi ne olabilir ki?
Çocuklarımız yabancı dil öğrenmeyi bir külfet
değil, bilgisayar, kaset-çalar, video ve TV gibi
araçlarla donatılmış dersliklerde, kendi
yaşlarına uygun çağdaş konuşma, drama, şarkı
gibi yöntemlerle, bir zevk olarak
yaşamalıdırlar. Pedagojik prensiplere uygun
olarak, yaşları ilerledikçe ve zamanı gelince
yabancı dilin kuramsal yönleri ile
tanışmalıdırlar. Temel amacımız, çocuklarımızı
birer dil bilimci olarak yetiştirmek değil,
yabancı dili kendi yaşları ve yaşamlarının
gerektirdiği düzeyde kullanma becerisine sahip
kılmaktır.
MATEMATİK VE FEN
EĞİTİMİ
Bilimlerin ortak dili matematiktir. Bu bilim
dili, aynı zamanda uluslar arası niteliktedir.
Gençliğe, seçecekleri meslek ne olursa olsun,
matematik öğretilmelidir. Bu suretle her konuda
net düşünebilen, muhakeme edebilen,
sorgulayabilen, kendine güvenen, yaratıcı
insanlar yetişecektir.
Fen
eğitimi, bilimsel şüpheyle, deneyle, gözlemlerle
çocuğu ve genci doğadaki düzeni, neden-sonuç
ilişkisini kavramaya yöneltecek, gerçeğin doğru
bilgisine götürecektir.
SOSYAL DERSLER
Kişinin
kendi ülkesinin ve içinde bulunduğu insanlığın
geçmişindeki olay ve şartlarını,
imparatorlukların yükseliş ve düşüş nedenlerini;
uygarlıkların gelişimlerini kontrol eden
kanunları anlamaya, ülke ve dünya coğrafyasını
tanımaya yer veren tarih ve coğrafya dersleri
eğitimimizde çok önemli bir yer tutar.
Öğrenci, ileri görüşlü bir insan olma yolunda,
toplumu dikkatle gözleyip ilk elden bilgiyi
almak için araştırma yaparken, yorum gücünü
geliştirir. Öğretmeninden, insanoğlunun
kahramanlıklarını dinlemek, onun asil duygulara
ve onurlu davranışlara yönelmesini sağlarken bir
yandan da entrikaların sebebi olan düşük
duygulardan uzak durması sonucunu getirecektir.
Ülkesini seven, geçmişinden gurur duyan ve ders
alan insanlar yetiştirmek için çocuk ve
gençlerimize atalarını bulundukları çağlardaki
koşullarda değerlendirmeyi, her ne olursa olsun
ülkelerini sevmeyi, gelecekte ülkelerinin
gelişmesi için çaba harcayabilmeyi öğretmeliyiz.
RESİM, MÜZİK, BEDEN
EĞİTİMİ
Çocukların, resim, müzik gibi sanatsal
aktivitelerle estetik duyguları geliştirilmeli,
güzellikleri takdir edebilen kibar insan olarak
yetişmeleri sağlanmalıdır. Evrensel ve ulusal
boyutlarla tanıtılan sanatçılar ve sanat
türleri, geçmişi ve günümüzü anlamasını
sağlayacak, çocuğun yaratıcılığını geliştirecek,
kendi kültür birikimini de tanıyıp kendisine
yabancılaşmasını da engelleyecektir.
Spor,
çocuğa sağlıklı, güçlü ve dayanıklı bir beden
kazandırırken, çocuğun mücadele gücünü
artıracak, onu takım çalışmasına alıştıracak,
duyu organlarını doğru kullanmayı, reflekslerini
kontrol etmeyi öğretecektir.
AHLÂK, DİN, FELSEFE
EĞİTİMİ
Ahlak
eğitimi olmadığı takdirde her şeyin temeli olan
zihinsel denge gelişemez. Çocuğun kibir, düşmanlık,
intikam, kıskançlık, bencillik gibi kötü hislerini
kontrol etmek, yardımseverlik, dayanışma,
vatanseverlik gibi iyi hislerini geliştirmek
gerekir.
Hayatın
temelde trajik olan akışına karşı, bireye en iyi
korunmayı dini inanç ve felsefe sağlayabilir. Çocuk
ve gençlerin bilgi yoğunluğu, hayatın zorlukları
karşısında güçlü olmayı onlara ne yazık ki
sağlayamıyor. Eğer gençlerimizi, kuvvetli bir inanç
sistemi ve sorgulama gücünü geliştiren felsefeyle
donatabilirsek, hayata otomatik bir oyuncak olarak
atılmalarının önünü kesebiliriz.
Şimdi de
okullarımdaki uygulamalarım hakkında kısa bir
açıklama yapmak istiyorum.
ANASINIFIN’DA MONTESSORİ UYGULAMASI
Diğer
öğretim aşamalarında da olduğu gibi hazırlık
sınıfında da çocuğun, sadece ‘öğrenci’ değil,
saygıyı ve ilgiyi hak eden ‘insan’ olarak ele
alınması zorunludur. Bu anlayış içinde çocuğa,
salt bilgi yükleyen ve sınavlarda alacağı puanı
yükseltmeyi amaçlayan bir eğitim vermek yerine,
onu; ilgisi, yeteneği ve kendi gerçekliği içinde
ele alan, yaratıcılığını teşvik eden,
psiko-sosyal gelişimi sırasında karşılaşacağı
güçlükleri aşması konusunda ona yardımcı
olabilecek gerçek bir eğitim verebilmek
önemlidir.
Yaptığım araştırmalar sonucunda, ‘MONTESSORİ’
sistemini incelediğimde, bu sistemin Milli
Eğitim amaç ve ilkeleriyle de uyuşan bir sistem
olduğunu gördüm. Hazırlık sınıfında ‘çocuk
gelişimi’ ne uygun bir çevre ve ortam
hazırlamada Montessori sisteminin
materyallerini, Milli Eğitim’in amaçlarını
tamamlayan bir imkan olarak değerlendirdim.
Bundan da inanılmaz olumlu sonuçlar aldım.
Yaygınlaştırılması yararlı olur kanısındayım.
İLKÖĞRETİMİN HER
BASAMAĞINDA AYRI BİR BRANŞ ÖĞRETMENİ
İlköğretimin ilk üç yılında, çocukların tek bir
sınıf öğretmenine ihtiyacı olduğu kesindir.
Çünkü bu zor dönemde, çocuğun anne-baba
sıcaklığını hissedebileceği, ayrıcalıklı bir
insana ihtiyacı vardır. Bu duyguyu ona
verebilecek tek insan da gerekli bilgi birikimli
ve deneyimli sınıf öğretmenidir. Bu yüzden sınıf
öğretmenliği, çok önemli ve uzmanlık isteyen bir
branş olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama ne kadar
nitelikli olursa olsun, tek bir sınıf öğretmenin
4. ve 5. sınıfların her branş dersinde uzman
olamayacağı da ayrı bir gerçektir.
İlköğretimin 1.,2.,3. sınıflarında, çocuğa
okuma-yazma öğretip temel kavramları
algılamasına yardım eden, çocuğun psikolojik
ihtiyaçlarına cevap verip onlara okulu ve
öğrenmeyi sevdiren, hayatta kullanacağı kurallar
bütününü, tüm sevecenliğiyle onlara aktaran,
kısaca; çocuğa ilerideki yaşamında kullanacağı
doğru değerleri veren, hep bu uzman sınıf
öğretmeni olacaktır. Günümüzdeki uygulamada, bir
sınıf öğretmeninin tekrar 1. sınıfa dönmesi, ne
yazık ki beş yılda bir gerçekleşiyor ve
dolayısıyla bu konuda uzmanlaşma çok zor
görülüyor. Ayrıca, her beş yılda bir 4. sınıfa
gelen sınıf öğretmeni, branş dersleri ile
uğraşmak zorunda kalıyor. Bu durumda da
öğretmen, kendisini daha yetkin gördüğü derse
ağırlık vererek, diğer dersleri ikinci, üçüncü
plana itiyor. Sonuç olarak da bu itilen dersler,
hiç hak etmedikleri halde çocukların korkulu
rüyası haline geliyor.
İşin
doğrusu, 4. sınıftan itibaren tüm dersleri, o
konuda yetişmiş branş öğretmenlerinin vermesi.
Bir de bu dersler o ders için donatılmış özel
dersliklerde verilirse, (sözgelimi çocuğun zevk
alabileceği, ilgisini çeken araç ve gereçlerle
donanımlı modern bir derslikte Matematik) bu
derslerden öğrencinin korkması söz konusu olur
mu?
LİSEMİZ
Liseli
yıllar gençlerimizin “hayata katılmak” yolunda güçlü
adımlar atmaları gereken yıllardır. Bu ise; soran,
sorgulayan, araştıran; sürekli kendisini geliştiren;
çevresinin ve ülkesinin sorunlarına duyarlı; çözüm
üreten, uygulayan kimliklere sahip olmalarıyla
olanaklıdır.
İlköğretimimizde olduğu gibi lisemizde de bu
anlayışla, gençlerimizin özdeğerlerini ön planda
tutan, özgüvenlerini geliştirebilen; özdenetimlerini
yapabilen; gerçeklere ve güzelliklere aşık;
kendisiyle ve çevresiyle barışık, güçlü bireyler
olarak yetişmelerine özen gösterilmektedir.
Öğrencilerimizin sorumluluk alabilmeleri, iletişim
kurabilmeleri; eleştirel düşünebilmeleri, problem
çözebilme ve muhakeme güçlerini geliştirebilmeleri
ile güç kazanacaklarının bilincindeyiz. Bu bilinçle
amacımız; geçmişteki klâsik liselerimizin (Kabataş
E.L.,Pertevniyal, Vefa, Haydarpaşa...) “kaliteli
eğitim çizgisi”ni günümüzün pedagojik gelişmeleri ve
eğitim teknolojisi ile güçlendirerek sürdürmektedir.
Gençlerimizin itaat eden “yetişkin çocuklar”
durumuna düşmeden “güçlü insan”lar olarak
yetişmeleri başlıca hedeflerimizdendir: Kendi
ayaklarıyla yere sağlam basabilecekler; kendilerini
bekleyen risklerden (çeteler, uyuşturucu, sapık
tarikatlar...) uzak durabilecekler; sorunlarıyla baş
edebilecekler; sportif, kültürel ve sanatsal
etkinliklerimizle hobiler geliştirecekler...
Dağlarca’nın deyişiyle “Ses Bayrağımız” olan
Türkçe'miz, öğretim dilimizdir. Lisemizde
(İlköğretimimizde olduğu gibi) tüm derslerin
öğretimi Türkçe olarak yapılmaktadır; bir,hatta iki
yabancı dilin (İngilizce ve Almanca) öğrenilmesinin
zorunluluğunu gözardı etmeksizin. |
|
|



|